1 Mayıs’ın önemi normatif açıdan, yaşananlar ise pratik açıdan ele alındığında bedel eksenindeki kayıplar bir değil pek çok şeyin yanlış yönde ilerlediğini ortaya koyuyor. Yitirilen 1 Mayız Ruhu sebebi ile de Türkiye, kaçınılmaz olarak “geri kalmış ülkeler” gibi olmadığı için değil, gelişmiş ülkeler gibi olamadığı için geriliyor...
Hakan Türkkuşu
Kavramsal açıdan bakıldığında “etkinlik” ile “emek” iç içe giren ve birbirini tamamlayan iki kardeş kavram, ancak ideolojik açıdan ele alacak olursak bunu söylemek pek de kolay değil. Neden diyeceksiniz? Kavramlardan biri liberal ekonomi anlayışı içinde, diğeri ise sosyal devlet anlayışının tam orta yerinde. Tam adıyla da söyleyecek olursak biri kapitalizm ile ilişkili, diğeri ise komünizm ya da en azından sosyalizm ile irtibatlı...
Tüm dünyada kabul edilen ve farklı koşullarda kutlanan ya da anılan 1 Mayıs İşçi Bayramı, Türkiye’de tabu!
1 Mayıs’lar, tarihsel süreç içinde, bugün farkına bile olmadığımız günde 8 saat çalışma anlayışının temelidir. Emeği karşılığı olduğunu anlatan, çalışanın onuruyla yaşaması gerektiğini hatırlatan bir manifesto niteliğindedir. Ama bu görmezden gelen insanların kafasına kazınan 1977 Taksim olayları ve yaşanan katliamdır...
Aradan neredeyse yarım asır geçip büyük resim netliğini kaybedince hatırlanan; 1 Mayıs eşittir ölüm haline geldi! Bu sebeple de kısıtlamalar ile başlayan süreç, yaratılan algılar neticesinde yasaklamalara dönüştü. Taksim Meydanı ya da başka bir alanda kutlama yapmak şöyle dursun, o civardaysa işyerinize gitmek ya da evinize dönmek imkanız hale geldi, getirildi! Metro duraklarının kapatılması ve yolcu iniş ve binişlerine olanak tanınmaması sıradan bir uygulama, “yeni normal” olarak enjekte edildi! Mağazalar, pasajlar, restoranlar, cafeler ve kitapçılar hep abluka altında...
Kutlama şöyle dursun...
Cumhuriyet’in ikinci 50 yıllık döneminde kendimizi, değil kutlamak neredeyse adını anmanın bile uygunsuz olduğu düşündürülen bir iklimde buluverdik. Normatif açıdan ele aldığımızda; 1 Mayıs, ülkemizde resmî tatil. Başka bir ifade ile resmi ve dini bayramlar ile aynı statüde. İlk anda kulağa önemli hatta saygın günlerden biri gibi gelse de içinin boşaltılmış olması bu artı değeri bir anda negatife çeviriyor. Farklı bir yaklaşımla; 1 Mayıs şemsiyesi altında bulunan değerler ve bunlara yönelik talep artıyor olsa da elde kalan giderek artan sosyal güvencesizlik ve oldu. Geçmişte barındırdığı ilerleme izlerinden de bugün eser kalmadı...
Normatif düzeyde herhangi bir geri gidiş yok; hatta kavramsal alan genişledi ancak kolektif bilinç ve yoğunluk geçmişe kıyasla gözle görülür biçimde zayıfladı.
Nostaljı yapılacak olsa...
Geçmişteki 1 Mayıs’lar için, pratik eksende kitlesel, ideolojik olarak daha keskin, sendika merkezli ve meydanların ana sahne olduğu gerçekliği söz konusuydu. Oysa bugün katılım “niyet” olarak var temsil parçalı bir durum var. Simgesel açıdan Taksim bir gerilim alanı haline getirildi. Dijitalleşme ile fiziksel meydanların yeri kısmen sosyal medyaya kaydırılmaya çalışılsa da bant genişliği ile o sanal meydanlar da büyük ölçüde halka kapalı hale geldi.
İnsanların toplanmak için fiziksel mobilizasyon gücü zayıflatıldı, hatta engellemeler sebebiyle ortadan kalktı belki ama ifade kanallarının çeşitlenmesi bir başka boyuta geçmemize vesile oldu. Hak arayışı bu sebeple sokaklardan çekildi dijitale taşındı.
Kayıplar kafalara kazındı...,
Bir anda kana bulanan 1977 kutlamaları, resmi olarak 34 kişi yaşamını yitirmesi ile neticelendi. 1 Mayıs Ruhu taşıyan herkesin kafasına kazındı. O ruhtan mahrum olanlar ise sadece korkuyu öğrendi. Bedel Ekseni ile bakacak olursak; silah sesleri ile kaosa kurban gidenlerin isim listeleri arasında farklar olması insanı şaşırtıyor. Bu sebeple de kayıplar ile tarihe yazılan sayfa hala açık.
1980’ler de yoğun baskılar ile damgasını vurdu. Küllenmeye yüz tutan korkular da sürekli ve sistematik olarak körüklendi. Tekrarlamaması belki bir iyileşme olarak “algı yönetimi” açısından ilerleme olarak ortaya konulabilir olsa da onlarca yıl süregelen sayısız gözaltılar, şiddete başvurmalar, sınır tanımayan müdahaleler ve devam eden yasaklar bu yapaylığı siliyor.
Bir de artan iş kazaları, önlemlerin eksikliği ya da yokluğu ile dozu giderek vahşet sınırlarına dayanan emek sömürüsü gibi “görünmeyen” kayıpların sürekli artması da emekçi olmanın fıtratı kabul edilir hale gelmesi de işin cabası. Özetle; açık şiddet azaldı ama “iş cinayetleri” kavramının eklendiği yapısal kayıplar katlanarak arttı.
Bu konuda karne kırık!
Bir adım geri çekilip büyük fotoğrafa ve zaman boyutunda baktığımızda olumsuzluklarda ilerleme olduğunu görüyoruz. Bu ifade, kaba gerçeğin gizlenmesi anlamına da geliyor. Aslında insanlık ve özellikle de emekçi onuru açısından “hemen her konuda geriye gidiş söz konusu” demek daha objektif bir ifade.
Sadece gelişmiş ülkeler ile değil, genel bir karşılaştırma durumunda normatif açıdan sendikalaşma yüzde 50-70 arasında. Toplu sözleşme kapsama oranı çok yüksek. Grev hakkı var ve fiilen kullanılır halde. Pratik yönden sosyal diyalog işçi-işveren-devlet açısından dengede, iş güvencesi + esneklik dengesi (flexicurity) mevcut. Bedel açısından da iş kazaları yok denecek kadar az, iş cinayetleri ise yok.
Bu anlamda 1 Mayıs, pek çok Baı ülkesinde “mücadele günü” değil daha çok kazanılmış hakların teyit edildiği simgesel bir gündür.
Dönüp Türkiye’ye baktığımızda; 1970’lerde yüzde 30’a yakın olan sendikalaşma süreç içinde yüzde 14’ün altına indi. Normatif açıdan bakıldığında kırmızı alarm verdiğini görmemek mümkün değil. Kısaca; Türkiye’deki sendikal haklar Avrupa’dakinin çok altında. Bunun sosyal yansıması grev ve örgütlenme alanında artan baskı, ek olarak iş güvencelerin özellikle son dönemde akıl almaz ölçüde gerileme örnekleri sergiler hale gelmesi. Resmi istihdam verilerinin gerçeği yansıtmaması ve kayıt dışı ya da güvencesiz kesimin büyümesi.
Kayıplar açısından bakıldığında 2025 yılında resmi olmamakla birlikte en az 2.100 işçi yaşamını yitirdi. Yaklaşık 50 yıl önce meydana gelen ve hafızalara kazınan katliamın en az 60 (yazıyla altmış) katı can kaybı! İşsizliğin yüzde 20’lerde olması yanı sıra işsizliğin makyajlı ismi olan ev gençlerinin sayısının 4 milyon eşiğini aşması de durumun vehametini arttırıyor. Özeti ise olumsuzluk olan her alan konuda bir artış söz konusu...
Sarı Öküz’den vazgeçilmesinin bedeli!
Bilinen kıssadan hissedir Sarı Öküz hikayesi. Birlik ve beraberliğin önemini vurgulayan, tavizlerin sonunun felaket olduğunu anlatan klasiktir. Kısaca; otlaktaki öküzler aslanların yarattığı tehditten şikayetçidir. Aslanların da gözü bu sürüdedir. Öküzler kendi arasında bu durumu sözde çözüme kavuşturmak için içlerinden birinden vazgeçmeyi teklif ederler. Aslanlar da bayılır bu teklife. Sürünün seçtiği Sarı Öküz feda edilir, huzur bulacaklarını sanırlar. Ancak öyle olmaz, bu taviz sürünün duruşunu bozar. Yitirdikleri güç sebebi ile teker teker aslanlara yem olurlar, ta ki tamamen yok olana kadar. Bu sona gidişte sürü kendi arasında “Sarı Öküz’ü feda etmeyecektik” lafının söylendiği rivayet edilir.
Kendi selameti için feda edilen her şey, dönüp dolaşıp bütüne zarar verir!
Bugün de yaşanan olumsuzlar ve devamında gelen kayıplar, geçmişte feda edilen sosyal hak ve ekonomik özgürlüklerdir. Vazgeçildiklerinde her birinin zaman içinde teker teker yitirilmesinin kaçınılmaz olacağı öngörülmedi.
Netice ortada...
Karne kırık olunca bir de Sarı Öküz’ler yitirilince söylenecek fazla bir söz kalmıyor, anlaşılıyor ki ortalık tozdan dumandan geçilmiyor.
Yaka bir yerde, paça başka yerde...
Ortalığın toz duman işçinde olması bir yana dsaha da beter bir durum söz konusu. Dağınıklığı anlatmak için kullanılan “yaka paça bir tarafta” lafı durumu özetliyor. Beyaz Yakalı kesim, Avrupa ve gelişmiş ülkelerdekilere yakın ama kesinlikle gerisinde, Mavi Yakalı olanlar ise daha çok Türkiye’den geri ülkelerdekilere yakın...
Model arayışı da ortadakinin üzerine tüy dikmekten farksız. Dünya genelinde bu alanda genel kabul gören iki farklı eğilim var. Kuzey Avrupa modelinde kolektif güç ve refah söz konusu. Küresel güney modelinde ise esnek ama güvencesiz emek yaygın.
Bu durumda Türkiye nasıl konumlanıyor? Yapay Zeka kullanılarak yapılan göre ülkemiz ne orada, ne de burada. Türkiye’nin tek başına olduğu bu model için “kurallar var ama uygulanması parçalı” yakıştırması uygun görülüyor. En kritik ise; Türkiye, kötü ülkeler gibi olmadığı için değil, iyi ülkeler gibi olamadığı için geriliyor...













