Dünya yeni bir güç dengesi kuruyor. Burada belirleyici olan ne askeri ittifaklar ne de balistik füzelerin sayısı, asker sayısı hiç değil! Yeni çağın gerçek rekabeti; bilgi üretenlerle tüketenler, teknoloji geliştirenlerle satın alanlar, güçlü kurumlar inşa edenlerle günü kurtaranlar arasında yaşanıyor. Türkiye’nin yanıtlaması gereken de hangi ittifakta yer alacağı değil; hangi geleceği inşa edeceğidir...
Hakan Türkkuşu
NATO toplantısı başladı başlayacak derken, bitti ve katılanlar da ülkelerine döndü bile. Küresel dünyayı ilgilendiren önemli kararların gündeme gelmesi beklenirken, toplum “verdik mehteri” ve “yedirdik taş fırın pidesi” mesajları ile avutuldu. Oysa vitrine konulanlar değil de yeni nesil güç tanımına odaklanılsaydı durum böyle mi olurdu...
Uluslararası gündem her gün hatta her saat değişiyor. Yine savaşlar haberleri liste başı, zorbalama söylemleri bunu izliyor. Mevzuu; Ortadoğu’daki gerilim, enerji koridorları, savunma harcamaları, ekonomik yaptırımlar ve yeni bloklaşmalar...
İlk bakışta dünya, yirminci yüzyılın eski satranç tahtasına geri dönmüş gibi görünüyor. Oysa asıl değişim haritalarda değil, gücün tanımında yaşanıyor. Konvansiyonel parametreler anlamlarını hızla yitiriyor. Bugün dünyanın en etkili devletlerinin yalnızca en büyük ordulara sahip olanlar olmadığı anlaşılıyor. Güçlülük değerlendirmelerinde vatandaşlarına sundukları refah öne çıkıyor. Özgürlükler üzerinden yapılan sıralamalar ülkelerin dünyadaki yerlerini belirliyor. En iyi üniversitelere, en güçlü araştırma merkezlerine, en yenilikçi şirketlere ve en güvenilir kurumlara sahip olan ülkeler listelerin başında yer alıyor.
Bir ülkenin sahip olduğu milyar dolarlık savaş uçağı filosu satın alınabilir ama o teknolojiyi geliştirecek mühendislik ve hakkını verecek deneyimli savaş pilotların satın alınamayacağı gerçeği karşınıza dikiliyor. Bir çip fabrikası kurabilirsiniz ama o çipi geliştiren bilgi ekosistemini bugünden yarına geliştirilemeyeceğini acı da olsa hemen görürsünüz. Bu, beğensek de beğenmesek de yeni çağın en büyük gerçeği. Zenginlik laflarda değil, insan zihninin yarattıkları ile oluşuyor...
Yeni yüzyıl için cephe görünmüyor!
Geçmiş yüzyılların büyük devletleri toprak kazanarak büyüdüler. Bugünün büyük devletleri ise veri üreterek büyüyor...
Eskiden limanlara sahip olmak önemliydi. Bugün veri merkezlerine sahip olmak çok daha stratejik kabul ediliyor...
Eskiden kömür ve petrol devletlerin zenginliklerini belirliyordu. Şimdi yarı iletkenler, yapay zekâ algoritmaları, kuantum teknolojileri ve biyoteknoloji aynı rolü üstleniyor...
Bu nedenle günümüzdeki rekabeti sessizdir. Tank ya da top sesinden çok laboratuvar sessizliği hakimdir...
Cephe insan yetiştiren üniversitelerdedir, cephane ise bilgidir...
Bu değişimi yalnızca askerî vektöre ile okumaya çalışan ülkeler, oyunun kurallarının değiştiğini fark edemiyor. Doğal olarak da geride kalıyor...
Türkiye, tarihin hemen her döneminde coğrafyasının sağladığı avantaj sayesinde küresel siyasetin merkezinde yer aldı. Boğazlar sayesinde siyasi ve askeri bloklara hâkim oldu. Konumu itibarı ile iki değil tam üç kıtanın ortasında olmanın gücüne sahipti. Enerji yollarının kavşağında yer aldı. Bütün bunlar elbette küçümsenecek avantajlar değildi. Ancak tarih bize başka bir gerçeği de öğretti; Coğrafya, yalnızca fırsat sunar! Refah üretmez...
Bunun tipik örneği NATO toplantısına katılan, 400 binden az nüfusu ile Türkiye’den 218 kat ve 100.000 km2’yi biraz aşan yüzölçümü ile de Türkiye’den 7,8 kat küçük İzlanda’dır. Tarım ve hayvancılık yapacak toprakları buzlarla kaplı, kayda değer ormanları ve yeraltı madenleri olmayan bu ülkenin kişi başına düşen geliri 100 bin dolar üzeri olup, Türkiye’nin 6 katıdır! Coğrafyanın hiçbir fırsat sunmadığı bu ülkede jeotermal enerji kaynakları ve balıkçılık dışında hiçbir ekonomik geliri yoktur...
Hiçbir ülke yalnızca bulunduğu yer sayesinde büyük güç olamaz! Coğrafya yaygın görüş doğrultusunda “kader” olabilir ama bunun nasıl yaşanacağına kurumlar karar verir. Bugün Türkiye’nin önündeki temel mesele de tam olarak budur.
İçeride ne varsa dışarı da o yansır...
Üretim, teknoloji, bilim ile güçlü olan ülkelerin ekonomileri de güçlü olur ve herkes tarafından bu güçleri görülür. Kurumsal güçle desteklediği ölçüde kendini kabul ettirir. Bir ülke vatandaşının pasaportuna duyulan saygı, yalnızca siyasi başarı ile değil; o ülkenin hukuk sistemine, eğitimine, üretim gücüne ve bilimsel itibarına duyulan güvenle oluşur.
İşte bu nedenle bugün Türkiye’nin tartışması “Doğu mu, Batı mı?” sorusunun çok ötesindedir...
NATO gibi örgütlerin toplantılarında stratejik olarak üzerinde durulması gereken asıl soru; “yirmi hatta elli yıl sonra dünyanın teknoloji haritasında Türkiye nerede bulunacak?” olmalıdır.
Yeni dünya düzeninde tarafını seçmek kadar, değer üretmek de belirleyici olacak. Belki de önümüzdeki dönemin en önemli gerçeği tek bir cümlede saklıdır: “Coğrafya size bir masa verir, o masada ne kadar söz sahibi olacağınızı bilgi belirler”.
Güvenliğin yeni tanımı
Ankara’da gerçekleştirilen son NATO Zirvesi, ilk bakışta klasik bir güvenlik toplantısı gibi görülebilir. Liderler bir araya geldi. Savunma harcamaları konuşuldu. Caydırıcılık, ortak güvenlik ve ittifakın geleceği tartışıldı.
Oysa satır aralarına dikkatle bakıldığında, zirvenin asıl mesajı çok daha derindi. Dünya, güvenliğin tanımını yeniden yazarken Türkiye İHA ve SİHA’lar, motor üretilemediği için maket olmaktan öte geçmeyen uçaklar ve tanklar, devşirme teknoloji ürünü gemiler ile masada yer kapmaya çalıştı.
20. yüzyılın güvenlik anlayışı sınırları korumaya dayanıyordu. 21. yüzyılda ise sınırlar kadar bilgi, veri, üretim kapasitesi ve teknolojik üstünlük korunması anlayışı aldı. Artık bir ülkenin savunması, yalnızca hava sahasında değil; veri merkezlerinde, araştırma laboratuvarlarında ve yarı iletken üretim hatlarında başlıyor.
Soft Power kavramı burada da devrede...
Ankara Zirvesi’nde konuşulan savunma sanayii, yalnızca daha fazla silah üretmek anlamına gelmiyor. Aynı zamanda daha fazla mühendis yetiştirmek, daha fazla patent üretmek, yapay zekâ destekli sistemler geliştirmek ve kritik teknolojilerde dışa bağımlılığı azaltmak anlamına geliyor.
Bugünün dünyasında bir savaş uçağının değeri, gövdesindeki metalden çok, içinde çalışan yazılımın gücüyle ölçülüyor. Bir füzenin etkinliği, yalnızca menziline değil; onu yönlendiren algoritmanın doğruluğuna bağlı. Bir ordunun caydırıcılığı ise asker sayısından önce, sanayisinin sürdürülebilirliğine ve bilimsel altyapısına dayanıyor. Ankara Zirvesi’nin asıl mesajı burada gizliydi. Konuşulan yalnızca savunma değildi. Konuşulan gelecekti!
Görünmeyen cepheler...
Soğuk Savaş yıllarında NATO’nun temel amacı belliydi: Toprak bütünlüğünü korumak ve askerî caydırıcılığı sağlamak. Bugün ise aynı ittifak, bambaşka sorulara cevap arıyor;
- Yapay zekâ yarışında kim önde olacak?
- Kritik çipleri kim üretecek?
- Siber saldırılara karşı hangi altyapılar ayakta kalacak?
- Enerji, iletişim ve finans sistemleri kriz anında nasıl korunacak?
Bu soruların hiçbiri klasik askerî terminolojinin sınırları içinde değil. Ama hepsi doğrudan ulusal güvenlikle ilgili. Çünkü güvenlik artık yalnızca “bilinen” cephede kazanılmıyor. Ekonomide, bilimde ve teknolojide açılan yeni cephelerde de kazanmak gerekiyor. Ankara Zirvesi, bu gerçeği açık biçimde ortaya koyarken biz koşu parkuru, köhne binaların perdelenmesi, taş fırın pidesi, mehter gibi daha nice stratejik öneme sahip konular(!) ve basın toplantısında da bir gazetecinin sorusuna yanıt yerine “bizi izlemeye devam edin” mesajı ile geçiştirdik.
İttifakın geleceği, sadece ortak tehdit algısıyla değil; ortak üretim kapasitesiyle de şekillenecek.
Bunun anlamı açık; geleceğin güçlü ülkeleri, en fazla silah satın alanlar değil; en fazla bilgi üretenler olacak.
Türkiye’nin Ankara’da önemli bir etkinliğe ev sahipliği yaptığı yadsınamaz ancak katılımcıları getiren uçakların yüzde 80’ninden fazlasının kullanmadığı “neredeyse yeni” bir havaalanı inşa etmeye gerek var mıydı? Mevcut hangi gerekçe ile yok sayıldı?
Zirve bildirgesi açıklandığında Türkiye’nin yeni dünya anlayışı haritasındaki yeri ne getirecek, neler götürecek?
Tarihin ve teknolojinin toplumları beklemeyeceği binlerce yıldır bilinirken giderek artan rekabetin ve giriftleşen dengelerin beklemeyeceğini bilmek için müneccim olmaya gerek var mı?
Geleneksel konukseverliği gösterme başarısı ile stratejik dönüşümü gerçekleştirmek aynı şey değildir. Uluslararası görünürlük açısından değerliydi belki ama tarihî bir fırsatın yeterince iyi kullanıldığı konusunda çok fazla soru işareti var...













